Kitap Analizi: U.S. Intelligence and the Soviet Strategic Threat – Lawrence Freedman

0
167

Bu yazıda, Amerikalı akademisyen Lawrence Freedman’ın “U.S. Intelligence and the Soviet Strategic Threat” (Princeton University Press, 1977, 270 sayfa) başlıklı kitabı incelenmiştir. Bu çerçevede Lawrence’ın literatürde hangi ekole yakın olduğu, kitabın yazıldığı dönemin özellikleri, kullanılan yöntem ve kaynaklar gibi konu başlıklarında değerlendirmelerde bulunulmuştur. Ayrıca, Lawrence’ın kitapta örtülü bir şekilde yaptığı bazı yorumlar incelenerek arka planında yer alan tartışmalar okuyucuya sunulmuş ve kitabın Uluslararası İlişkiler ile İstihbarat Çalışmaları literatürü arasında kurduğu bağ açıklanmıştır. 

Freedman çalışmasında; ABD istihbarat topluluğunun, Sovyet stratejik (nükleer) kapasite planlamasına ilişkin analizlerin hazırlanması sürecindeki faaliyetlerine ışık tutmakta ve bu analizlerin ABD’nin savunma politikaları üzerindeki etkisini incelemektedir. Yazar, söz konusu analiz süreci ile tehdit algısının inşa süreci arasında ilişki kurmaktadır. Bu noktada tehdidin nasıl kavramsallaştırıldığı hususu önemlidir çünkü yürütülen stratejik silah programları ve diplomatik girişimler algılanan Sovyet nükleer tehdidi üzerine kurgulanmaktadır. Yazarın temel iddiası, tehdidin kavramsallaştırılması sürecinde sadece istihbarat analizlerine dayalı öngörülerin değil Amerikan iç siyasetinde ve bürokrasisinde yaşanan çekişmelerin de etkili olduğudur. Tehdit kavramsallaştırmaları; yeni silah programlarının kabul ettirilmesi, bütçe payları üzerine pazarlıklarda kullanılması ve ideolojik tutumların desteklenmesi gibi amaçlarla inşa edilmektedir. Buna göre Tehdit Algısı=Öngörülen Kapasite x Öngörülen Niyet ise niyet okumasındaki sübjektif durum algılanan tehdidin boyutunu da arttıracaktır. Yazar bu görüşten hareketler tehdidin somutlaştırılması sürecinde etkili olan istihbarat analizlerinin (National Intelligence Estimates-NIE) objektifliğini sorgulamaktadır.

Lawrence’ın çalışmasının, realist Uluslararası İlişkiler literatüründe önemli bir yeri bulunan caydırıcılık, tehdit ve lider etkisi gibi noktalar üzerinde durduğu görülmektedir. Bu çerçevede “bilardo topunu kırmak” metaforu ile anlatılan şekliyle iç siyasetin uluslararası ilişkilerdeki rolünü incelediği görülmektedir.   Aslında çalışmanın, Uluslararası İlişkiler alanı ile İstihbarat Çalışmaları arasındaki bağı kuran noktada yer aldığı da söylenebilecektir. Realizm ile istihbaratın iç içe geçtiği; uyarı, sürpriz, caydırıcılık, aldatma, öngörü/tahmin, oyun teorisi, karar alma gibi konu başlıkları İkinci Dünya Savaşı sonrasında önem kazanmaya başlamış, Irak’ın işgali sürecinde hazırlanan Kitle İmha Silahları raporu (NIE on WMD) ile etkisini 21. yüzyıla da taşımıştır. Bu çerçevede Lawrence’ın o dönemin önemli bir araştırma konusu olan istihbarat – karar alıcı ilişkisini (intelligence-policy nexus) incelediği görülmektedir. Aynı dönemde Roberta Wohlstater Richard Betts, Robert Jenkins gibi Uluslararası İlişkiler akademisyenleri de karar alma süreçleri ile siyasetçilerin ve bürokratların eğilimlerinin (bias) istihbarat zafiyetleri üzerindeki etkisini incelemiştir. Bu kapsamda kitabın söz konusu ekolü yansıttığı söylenebilecektir.

Çalışma ile ilgili ikinci bir nokta da istihbarat çarkının haber toplama aşamasından ziyade analiz ve bu analizin karar alıcılara sunumu aşaması üzerine yoğunlaşmasıdır. Bu çerçevede Sherman Kent’e atıf yaparak geleceğe yönelik tahminleri ön plana alan ve stratejik analiz olarak da tanımlanan süreci incelediği ve cari ya da taktik olarak tanımlanan (current intelligence)’ın üzerinde çok fazla durmadığı görülmektedir. Lawrence, yüzeysel olarak geçtiği toplama kısmında, teknik istihbarat kapasitesine ve özellikle de görüntü istihbaratına (hard evidence) yoğunlaşmaktadır. Bu kapsamda, insana dayalı haber toplama süreçlerini ikinci plana atarak, Oleg Penkovsky gibi kaynakların güvenilirliğini ve kapasitesini sorgulamıştır (s.74). Bu durum gerek yazarın karşılaştığı kaynak kısıtları gerek ABD’nin kapalı toplum yapısına dayanan Sovyet İKK tedbirlerini aşmak için teknik istihbarat üstünlüğüne dayanması, gerekse kitabın stratejik analiz konusuna odaklanması nedeniyle çok da garipsenecek bir durum değildir. Ayrıca, özellikle stratejik kuvvet yapısının bombardıman uçakları, nükleer füzeler, devasa silolar ve anti balistik füzelere dayandığı düşünülürse bu kadar fazla fiziki hedefin bulunduğu bir koşulda tekniğe dayanmak çok da eleştirilebilir değildir. Lawrence bu çerçevede istihbarat topluluğu içinde ampirik bir tartışmanın bulunmadığını ve teknik istihbarata dayalı fiziki emarelerin güvenilirliğinin de sorgulanmadığına da vurgu yapmaktadır. Teknik istihbarat boyutundaki dönüm noktaları; 1949’da başlatılan MASINT uçuşları ile Sovyetlerin nükleer testleri tespit edilmesi, 1955’de Samsun ve Meshed de kurulan radar istasyonları ile yapılan testler, 1956’da başlatılan U2 programı ve 1960 sonrasında uyduların kullanılmaya başlanması olarak sıralanabilecektir.

Sovyet nükleer silah kapasitesini odak noktasına alan stratejik istihbarat önceliklerine yönelik analiz faaliyeti yürüten kurumların; Savunma Bakanlığı, CIA, Milli Güvenlik Konseyi ve kuvvet komutanlıklarının yanı sıra, üniversiteler, Bell Laborataries ve RAND gibi sivil kurumdan da oluştuğu görülmektedir. Bu kurumların istihbarat analizi sürecindeki ağırlıkları, ABD iç politikasında yaşanan gelişmelere paralel olarak dönem dönem artmakta ya da azalmaktadır. Örneğin, Robert McNamara döneminde sivilleşmenin ağırlık kazandığı ve CIA’in analiz sürecinin merkezinde yer aldığı görülmektedir. Nixon döneminde ise kurum, liberal düşünürlerin etkisinde kalmakla ve fazla iyimser tahminlerde bulunmakla suçlanmıştır.  Bu dönemde CIA’in siyasetteki konumu sarsılmış ve analiz boyutu Henry Kissinger’ın başında olduğu Milli Güvenlik Konseyi’ne doğru kaymıştır. Bu süreçte, kişilik kültü ön plana çıkmış ve Kissinger kendisini istihbarat topluluğunun merkezine yerleştirmiştir. Analiz sürecinde ayrıca, hava, kara ve deniz kuvvetleri de analiz süreçlerine müdahil olarak kurumsal çıkarları yönünde analizlere etki etmişlerdir.

Kitabın örnek olay çalışması, Sovyet stratejik kuvvet yapısının merkezinde bulunan; bombardıman uçakları (bomber gap), kıtalararası balistik füzeler (missile gap), füze savunma sistemleri, nitelik – nicelik farkı ve çok başlıklı füze (counterforce) tartışmaları çerçevesinde dizayn edilmiştir. Bu tartışmalar Amerikan iç siyasetini dönem dönem farklı derecelerde etkilemiştir. Amerikalı karar alıcılar 1950’ler boyunca daha fazla sayıda nükleer silahlara sahip olan tarafın stratejik üstünlük elde edeceği düşünmüştür. Her iki taraf da büyük miktarda silaha sahip olduğu anlaşılınca anti balistik füzeler ön plana çıkmıştır. 1970’lerde her iki tarafın da yüksek isabet oranına sahip anti balistik füze üretemeyeceğinin anlaşılması üzerine sabit füze silolarını hedef alan çok başlıklı füzeler ve SALT görüşmelerinin seyrine odaklanıldığı görülmektedir.

Özellikle Sovyet bombardıman uçağı ve füze programlarına yönelik olarak yapılan tartışma (bomber gap – missile gap) analiz sürecinin sübjektifliği açısından önemli kanıtlar sunmaktadır. Bu çerçevede, istihbarat topluluğundaki ilk tartışma Sovyet bombardıman uçağı üretim süreci hakkında yaşanmıştır. 1954’te ilk Sovyet uzun menzilli bombardıman uçağı M-4 Bison’ın törenlerde yer almaya başlamasıyla birlikte Sovyet bombardıman filosunun büyüklüğü üzerine büyük bir tahmin yarışı başlamıştır. 1955 töreninde Sovyetlerin yaptığı aldatma (aynı uçakların sürekli tören alanında dönmesi) ve ABD analizlerinde aynalama davranışının etkili olması (Sovyetlerin ABD gibi pahalı olan füze teknolojisi yerine uçaklara yatırım yapmasını beklenmesi) gibi nedenlerle ABD Sovyetlere karşı bir uçak yarışı başlatmıştır. U-2 uçuşları başlayıncaya kadar uçak programı hakkında hava kuvvetleri ve diğer birimler arasında büyük bir tartışma yaşanmıştır. Hava kuvvetleri sayıyı 600-700 civarında tahmin ederken ordu donanma bu sayıyı çok fazla bulmuştur. U2 uçuşları sonrasında ise bombardıman açığının sanal bir durum olduğu ve 1961 itibariyle Sovyetlerin sadece 190 uçak ürettiği anlaşılmıştır.

Bombardıman tartışmasını füze yarışı takip etmiştir. Bu süreçte de istihbarat topluluğunun her bir üyesi teknik istihbarat kaynaklarından toplanan bilgiler hakkında farklı bir yorumda bulunmuştur. CIA tarafından son şekli verilen NIE’ye ana itiraz bir kez daha hava kuvvetlerinden gelmiştir. Hava kuvvetleri açısından fotoğraflardaki her leke (orta çağ yapıları, ulusal anıtlar vb.) birer füze olarak yorumlanmıştır (s.72). En önemli haber kaynağı olan U-2 uçuşlarının durdurulması işleri daha da bulanıklaştırmış, bu durum ancak 1961’de ilk uydu fotoğraflarının gelmesi sonrasında çözülebilmiştir. Gelen uydu fotoğrafları neticesinde füze yarışının da sanal bir durum olduğu ve Sovyetlerin üretim kapasitesinin hava kuvvetlerinin tahminlerinden çok daha az olduğu anlaşılmıştır. 1960’ların başında ABD’nin, gerek B52’ler gerek karaya konuşlu Minuteman füzeleri gerekse denizaltılardan atılan Polaris füzeleri nedeniyle, ofansif kapasite anlamında Sovyetlerden çok daha ilerde olduğu anlaşılmıştır. Kitapta, sonuç olarak her iki tartışmanın da kaybedenin hava kuvvetleri olduğu görülmektedir.

Peki bu hataların nedeni nedir? Lawrence’a göre hava kuvvetleri Sovyet tehdidine aşırı şekilde odaklanarak en kötü senaryoya hazırlanmış farklı her görüşe itiraz etmiştir. Ordu ve donanma geleneksel olarak hava kuvvetlerinin her önerisine karşı çıktığı için doğru tahminlerde bulunmuştur. CIA ise orta yolcu olarak konumlanmıştır. Bunun nedeni sonu belirsiz olan bu bürokratik tartışmada en güvenli pozisyonun iki ucun ortasında makul ve güvenli bir noktada olmasıdır (s.79). Aslında Lawrence’ın da belirttiği gibi hiçbir analiz objektif değildir. Karar alıcıların beklentileri, bürokratik çekişmeler, kurumlara duyulan güven gibi birçok değişken analiz sürecini etkilemektedir. Günümüzde istihbarat zafiyeti ve istihbarat karar alıcı ilişkisi olarak da ifade edilen bu durum, analiz patolojileri olarak tanımlanmaktadır. Buna göre, siyasallaşma, sürü psikolojisi, yalancı çoban durumu, geri görüş önyargısı (hindsight bias), aynalama (mirror imaging) gibi birçok nedenden ötürü zafiyet gösterilebilmektedir. Bu ana tartışmalar aynı bilgilere bakan farklı gözlerin nasıl farklı sonuçlara ulaşabileceğini göstermesi açısından önemlidir. İnsan doğasına ve grup aidiyetine dayanan bu farklılıklar güncel durumun yorumlanması ve geleceğe yönelik öngörülerde bulunulması sürecinin sübjektif yapısını göstermektedir. ABD bürokrasisinin Sovyet nükleer kapasite ve planlarına yönelik yürüttüğü yaklaşık 30 yıllık çaba istihbarat analizi ve istihbarat siyaset ilişkisi açısından çok önemli bir örnek oluşturmaktadır.

Kitap hakkında yapılabilecek olan son bir yorum da istihbaratın sınırları üzerinedir. Lawrence çok doğru bir şekilde Sovyet kuvvet yapısı üzerine yapılan analiz faaliyeti ile bu analizlerin ABD’nin stratejik kapasite planlaması üzerindeki etkisini birbirinde ayırarak, ilk başlığı istihbarat topluluğunun görev tanımına alacak şekilde dar ikincisini ise savunma alanında yetkili her çıkar grubunu kapsayacak şekilde geniş bir perspektifte tanımlamaktadır. Her ne kadar Lawrence bu iki aşama arasında kaçınılmaz olarak geçirgenlik bulunduğunu belirtmekte ise de (kitapta bu sınırın siyasetçiler ve hava kuvvetlerince sıklıkla aşıldığı izlenimi edinilmiştir) en azından kitapta yansıtıldığı şekliyle CIA özelinde bu profesyonel sınırların korunduğu görülmektedir. Bu duruma verilebilecek güzel bir örnek “counterforce” tartışması sürecinde yaşanmıştır. Bu tartışmanın temelinde çok başlığa sahip olan nükleer füzelerin Minuteman silolarına karşı ortaya koyduğu tehdit yatmaktadır. En kötü senaryoda, sadece sabit nükleer füzeleri hedef alan sınırlı bir Sovyet nükleer saldırısı karşısında ABD paralize olacaktır. ABD’nin bu saldırıya orantılı bir karşılık verebilecek kapasitesi ortadan kalkacak şehirleri vurması durumunda ise karşılıklı bir imhaya giden yol açılacaktır. Bunun tehdidin bertaraf edilmesi için Minuteman silolarının beka kabiliyetinin arttırılması ve diğer stratejik kuvvetlerin güçlendirilmesi önerileri tartışılmıştır. Bu öneriler arasında; B-1 bombardımana uçaklarının üretimi ve Polaris kapasitesinin artırtılmasının yanı sıra, sabit siloların güçlendirilmesi ve rampaların raylı hale getirilerek yer altında hareket ettirilmesi de yer almıştır. Bu tartışma açısından en önemli nokta CIA’in Sovyet çok başlıklı füze kapasitesi ve planlamaları hakkında yapılan öngörüler haricinde çözüm önerileri açısından bir görüş bildirmemesidir. Bildirdiyse bile bu kitapta yer almamaktadır. Bu durum istihbaratın sınırlarını belirlemesi açısından önemli bir örnektir. İstihbarat teşkilatları kendi imkân ve kabiliyetleri ölçüsünde haber toplamalı ve analiz yapmalıdır. Ortaya çıkan tabloyu yorumlamalı ancak karar alıcılara ne yapılması gerektiğini söylememelidir. Bu aşama farklı mesleklerin uzmanlık alanına girmekte ve istihbaratın sınırlarını belirlemektedir.

Sonuç olarak, Freedman tarafından yazılan “U.S. Intelligence and the Soviet Strategic Threat” başlıklı kitabın, istihbarat analizi sürecinde yaşanan patolojileri, Amerikan istihbarat topluluğunun Sovyet nükleer kuvvet planlaması üzerine yürüttüğü analiz süreci üzerinden çok detaylı bir şekilde açıkladığı görülmektedir. Bu çerçevede, gerek istihbarat analizi gerek ABD dış politikası gerekse nükleer silahlanma üzerine araştırma yapan ilgililer için önemli bir kaynak olduğu değerlendirilmektedir.